Learn how the World Bank Group is helping countries with COVID-19 (coronavirus). Find Out

GÖRÜŞ

Türkiye’de kadınların daha fazla yetkinleştirilmesi ve aynı zamanda doğum oranının arttırılması

09 Nisan 2015 Perşembe


http://www.theglobalist.com/turkeys-important-balancing-act The Globalist

Son yıllarda Türkiye her ne kadar çok düşük düzeylerden de olsa (daha önceki bir blogda tartışıldığı gibi) kadınların işgücüne katılma oranını istikrarlı olarak yükseltmektedir. Eğitimde elde edilen kazanımlar daha fazla kadını işgücüne katmaktadır ve bu durum başka ülkelerde gördüğümüz bir gerçeği teyit etmektedir: eğitimlerine daha fazla yatırım yapan kadınların becerilerine uygun işler mevcut oldukça çalışma olasılığı artmaktadır. Kadınların çoğu Türkiye’nin genişleyen hizmetler sektöründe işler bulmuştur. Modern bir orta sınıf yaşam tarzına ulaşma yönündeki yükselen hedefler kadınların ücretli işlere girmeleri ve bu işlerde kalmaları için ilave bir itici güç sağlamıştır.

Kadınların ekonomik açıdan yetkinleştirilmesi ile ilgili yurt içinde yapılan tartışmalarda yeni bir endişe ön plana çıkmıştır: kadınlara yönelik iş fırsatlarındaki artış doğum oranlarında bir düşüşe yol açabilir mi? Muhafazakarlar önceliğin aile yapısını korumak ve Türkiye’deki doğum oranının yenileme oranının altına düşmemesini sağlamak olması gerektiğini savunmaktadırlar. Cinsiyet eşitliği savunucuları ise, doğumun sınırlanmamasını savunanların söylemlerinin kadınların Türkiye’nin işgücü piyasasında kaydettikleri sınırlı ilerlemeyi tehlikeye atabileceğini düşünmektedirler. Bunun yanlış bir ikilem olduğunu düşünüyoruz. Kadınların çocuk doğurma ile gelir elde etme ve mesleki kariyerlerini geliştirme arasında bir tercih yapmak zorunda kalmamalarını sağlamada politikanın önemli bir rolü vardır. Esasen, Türkiye’nin sağlıklı bir demografik geçiş süreci yaşamasını ve ülkenin haklı olarak hedeflediği yüksek gelir statüsüne geçişini tamamlayabilmesi için doğru bir dengenin tutturulması kritik öneme sahiptir.

Hızlı bir uluslararası karşılaştırma doğurganlık oranlarının düşmesi ile ilgili endişenin nereden kaynaklandığını ortaya koyuyor: Türkiye sadece 10 yıl içinde kadın başına neredeyse 3 çocuk düzeyinden uzun vadede nüfusu istikrarlılaştıracak oranın hemen üzerindeki mevcut seviyeye inmiştir –bu Avrupa’da 50 yıl süren bir süreçti (Şekil 1). En son Nüfus ve Sağlık Anketi sonuçları doğurganlık oranının 2003 yılında kaydedilen 2,23 çocuk seviyesine yakın bir şekilde 2,26 çocukta sabitlendiğini gösterse de, Hükümet geçmiş eğilimlere dayalı olarak daha eğitimli kadınların daha düşük doğurganlık oranına sahip olma eğilimi ve son 15 yıl içerisinde kadınların eğitim düzeyindeki hızlı yükseliş göz önüne alındığında doğurganlık oranındaki düşüş sürecinin tekrar başlayabileceğinden endişe etmektedir.

Türkiye Hükümeti doğurganlık oranlarını yükseltmeyi hedefleyen tek hükümet değildir. Yükselen piyasalardaki politika yapıcılar, bağımlılık oranlarının düşük seviyelerde kaldığı ve büyüyen işgücünün ekonomik büyümeyi hızlandırdığı “demografik fırsat penceresini” uzatmak için doğurganlık oranlarındaki düşüşü durdurmak istemektedirler. Ancak bunlar aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede kadınların işgücüne katılma oranlarını yükseltme güdüsünün ardında yatan geniş ekonomik amaçlar ile aynıdır. Tahminler Türkiye’de kadınların işgücüne katılma oranı benzer OECD ülkelerine göre çok düşük olduğu için kişi başına gelirinin potansiyeline göre yüzde 22 daha düşük olabileceğini göstermektedir (Cuberes ve Teignier 2014’e dayalı olarak). Buradaki engel Türkiye’deki kadınların çoğunluğunun evlendikten ve çocuk doğurduktan sonra işgücü piyasasına dönmemeleridir. Türkiye daha fazla çocuk hedeflerken; kadınların işgücü piyasasına katılım oranındaki artışın getireceği ekonomik ve daha geniş anlamdaki sosyal kazanımlardan vazgeçmesi gerekecek mi?

Hükümetin yeni açıkladığı Ailenin ve Dinamik Nüfus Yapısının Korunması Programı bu endişelere cevap vermeyi amaçlıyor. Programda yer alan 37 farklı eylem arasında birbirleri ile ilişkili üç eylem ön plana çıkıyor. Bunlardan birincisi, bir çiftin ilk üç çocuğu için nakit ödeme yapılmasını öngören bir “Doğum Hediyesi” programıdır  - ilk doğan çocuk için 300 TL (113 ABD$), ikincisi için 400 TL (150 ABD$) ve üçüncüsü için 600 TL (226 ABD$). Bu girişim bazı başka ülkelerde denenen ve test edilen bebek ikramiyesi programı ile benzerdir. İkincisi ise, ebeveynlere (hem erkek hem de kadın) çocukları ilköğretime başlayıncaya kadar ücretli yarı zamanlı işlerde çalışma olanağı sunulmasıdır –çocuk sayısına bağlı olarak bu süre zarfında ailelerin ücretlerine sağlanacak devlet desteklerinin süresi değişmektedir. Bu özel bir şirketin dünya genelindeki çalışanlarına yönelik kısa süre önce açıkladığı politikaya benzer bir politikadır (Vodafone). Üçüncü eylem ise, hâlihazırda Türkiye’de çok düşük seviyelerde bulunan ve kadınların işgücüne katılımları önünde bir kısıt oluşturmaya devam eden ekonomik ve kaliteli çocuk bakım hizmetlerine erişimin arttırılmasına yönelik bir başka büyük politika hamlesidir. 

Bu yeni politika girişiminin başarı olasılığı ile ilgili olarak başka ülkelerdeki deneyimler bize ne anlatıyor? 18 OECD ülkesinden elde edilen uluslararası kanıtlar (Luci-Greulich ve Thévenon, 2013) çocuk tercihi ile kadınların işgücü piyasasında kalmalarının uyumlaştırılması için çocuklarının ilk yıllarında çalışan ebeveynleri desteklemeye yönelik kapsamlı bir politika paketine ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, incelenen tüm politikalar arasında, 3 yaş altında kreşe başlayan ve ilköğretime kadar devam eden çocuklar için sunulan çocuk bakım hizmetleri doğurganlığı etkileme bakımından en büyük potansiyele sahiptir. Çocuk bakım hizmetlerine erişim aynı zamanda kadınların doğum sonrasında işgücüne grime ve işgücünde kalma kararlarını etkilemede de daha büyük potansiyele sahiptir. Dolayısıyla, Türkiye’nin programında daha iyi ve daha ekonomik çocuk bakım hizmetlerinin öneminin kabul etmesi çok iyi bir haberdir. Türkiye’nin bu konuda uluslararası ölçütlerin ne kadar gerisinde olduğu düşünüldüğünde (bakınız Şekil 2), doğurganlık oranını istikrara kavuşturacak ve kadınların işgücüne katılımını arttıracak iyileştirmeler için büyük bir alan mevcuttur.

Çocuk bakım hizmetlerinin önemi ile karşılaştırıldığında,  programda ön plana çıkan diğer iki bileşen ile ilgili kanıtlar daha karışıktır. Hedefli nakit ikramiyeler doğumların zamanlamasını etkileyebilmekle birlikte, toplam çocuk sayısını arttırma eğilimi göstermemektedir ve ödemenin miktarına bağlı olarak anne istihdamı üzerinde olumsuz bir etkiye yol açabilmektedir. (Del Boca ve diğerleri 2009). Kadınlar ve erkekler için yarı zamanlı işlere zorunlu erişimi arttıran politikalara ilişkin uluslararası kanıtlar belirsizdir (konuya ilişkin bir inceleme için bakınız Gornick ve diğerleri 2012). Özellikle kadınlar yarı zamanlı çalışma seçeneğini olumlu karşılayabilmekle birlikte, doğum sonrası sağlanacak yarı zamanlı çalışma hakkı kadınları işe almaları konusunda işverenler için caydırıcı olabilir.

Bu arka plan karşısında, Türkiye’de son zamanlarda devam etmekte olan tartışma olumlu karşılanmalıdır. Araştırma kanıtlarımız (yakında yayınlanacak bir çalışma kapsamında) Türkiye’deki kadınların çoğunluğunun en az iki çocuk sahibi olmak istediğini göstermektedir. Bunu destekleyici doğru bir politika paketi ve özellikle de çocuk bakım hizmetlerinin ve erken çocukluk eğitiminin odaklı bir şekilde genişletilmesi ile bu isteklerini yerine getirebilirler – ve aynı zamanda işgücü piyasasına girerek, mesleki gelişimlerini sürdürebilirler, ekonomik güce sahip olabilirler ve hem ailelerine hem de genel anlamda ülkelerine ekonomik faydalar sağlayabilirler.

Şekil 1: Yükselen piyasa ekonomilerinde doğurganlık oranlarındaki hızlı düşüşImage

Kaynak: Dünya Bankası, Dünya Kalkınma Göstergeleri

Şekil 2: 3-5 yaş grubundaki çocukların okul öncesi eğitim için ortalama okullaşma oranlarıImage

Kaynak: OECD (2014), OECD Aile Veri Tabanı, OECD, Paris (www.oecd.org/social/family/database.htm)

 

 



Api
Api