GÖRÜŞ

“Kimi Tanıdığından” “Nasıl Yaptığına” Geçiş: Türkiye ve “orta gelir tuzağı”

19 Şubat 2015 Perşembe


Martin Raiser Brookings Institution Blog

Türkiye’nin kişi başına düşen gelirinin AB’ye göre çok fazla değişmediği birkaç on yıllık bir dönemden sonra, 2000’li yıllarda (az da olsa) bir iyileşme kaydedildi (Şekil 1). Bu durum, 2023 yılına kadar kişi başına düşen gelirin 25.000 ABD dolarına yükseltilmesi yönündeki resmi hedefin de yansıttığı üzere, Türkiye’nin sürekli yükselişine ilişkin emin tahminler yapılmasına yol açtı. Ancak son yıllarda büyüme hızının düşmesi ile birlikte bu güven yerini endişeye bıraktı. Türkiye orta gelir tuzağına yakalanacak mı? Bu soru, Brookings Enstitüsü’nde Türkiye’nin büyüme beklentilerini tartışmak için düzenlenen ve benim de bir konuşma yapmak üzere davet edildiğim panelde ele alınan sorulardan birisiydi. Bu panelde ele alınan diğer sorular ile ilgili tartışmaları ayrı bir yazıda aktaracağım.

Image

Bu blog sayfalarında son haftalarda “orta gelir tuzağı” olarak adlandırılan durum ile ilgili birkaç yazı yayınladı (mesela bakınız Nguyen, Quah). Giderek zenginleşmekte olan bu literatürü okuduğumuzda birbirinden ayrı üç farklı ekol olduğunu söyleyebiliriz. Bazıları orta gelir düzeyinde büyümenin daha düşük gelir düzeylerinde büyümeye göre çok zor olduğunu, çünkü toplam faktör verimliliğini yükseltmek için yenilikçiliğe daha fazla dayandığını, öte yandan yapısal değişimin kazanımlarından daha az yararlandığını savunuyorlar. Bazıları ise bu görüşe orta gelir düzeyinde sürekli büyüme dönemlerinin en az düşük gelir düzeyindeki kadar olası olduğu, ancak yine de bunu başarmanın zor olduğu şeklinde cevap veriyorlar. Bu tuzaktan başarılı bir şekilde kurtulanların, tüm gelir düzeylerinde daha hızlı büyümelerine olanak tanıyan ortak bir dizi özelliği ve politikayı paylaştıklarını belirtiyorlar. Üçüncü  bir görüş ise sürekli büyüme dönemlerinin zaten kendi başlarına nadir olarak yaşandığı ve uzadıkça daha fazla sürme olasılıklarının azaldığı yönünde. Politikalar hızlı büyüme dönemlerini tetikleyebilir, ancak sonuçta yüksek gelirli ekonomileri diğerlerinden ayıran özellik, ekonomileri rejim değişikliklerine karşı dayanıklı kılan ve büyümenin çok uzun süre kesintisiz olarak sürmesine olanak tanıyan bir dizi kurumdur.

Peki Türkiye’nin büyüme performansı üzerinde uzmanlaşan kişiler tüm bunlardan nasıl bir anlam çıkartıyorlar? Türkiye perspektifinden mevcut kanıtları okuduğumda aşağıdaki sonuçlara ulaştım:

İlk olarak, ülkeler zenginleştikçe büyüme oranları yavaşlama eğilimi gösteriyor. Hem ülkelerin kararlı bir büyüme yoluna doğru yaklaştıkları neo-klasik büyüme modelleri, hem de takipçilerin yakalama sürecinde teknoloji yayılımından yararlanabildikleri içsel büyüme modelleri bu temel gerçeği açıklayabiliyor. Dolayısıyla, bir ülkenin gerçekten geride alıp kalmadığını görebilmek için büyüme dönemlerinin altta yatan potansiyel büyüme oranı ile ilişkilendirilmesi gerekiyor. Bu kriterin kullanıldığı yeni bir IMF çalışmasında Türkiye’de büyümenin mevcut yatırım oranlarına göre öngörülen oranın altına düştüğü ve kişi başına geliri geride bıraktığı tek bir 5 yıllık dönem bile bulunamamıştır. Benzer bir çerçeve kullandığımızda, Türkiye’nin önümüzdeki yirmi yıllık dönemdeki büyüme potansiyelinin yaklaşık yüzde 4,2 veya kişi başına gelir artışının yüzde 3,3 olduğunu ve bunun Türkiye’yi yüksek gelir düzeyine yükseltmek için yeterli olduğunu tahmin ediyoruz. Bu Türkiye’nin büyüme performansı ile karşılaştırmada kullanılabilecek makul bir ölçüt olarak görülebilir. Elbette daha hızlı büyüme mümkündür, ancak bunun için daha yüksek yatırım oranları ve toplam faktör verimliliğinde geçmiş ortalamaların üzerinde bir artış gerekecektir.    

İkinci olarak, düşük ve orta gelirli ülkeler, büyüme oranlarında yüksek gelirli ülkelere göre çok daha fazla volatilite yaşıyorlar. Orta gelirden “kurtulmak” ve yüksek gelirli ülkelerin seviyelerine yükselmek için, uzun süre istikrarlı büyüme gerekiyor. Türkiye bu bağlamda iyi bir örnek oluşturuyor. Türkiye geçmişte büyüme oranlarında büyük inişler ve çıkışlar yaşıyordu; neredeyse her on yıllık dönemde ani bir yükseliş ve düşüş yaşanıyordu. En uzun kesintisiz büyüme dönemi 1962 ile 1977 yılları arasında yaşanmış ve ortalama GSYH artışı yüzde 6,2 olarak gerçekleşmiştir (kişi başına gelir artışı yüzde 3,9). Yüksek gelire ulaşmak için yeni bir krizin önlenmesi ve makroekonomik istikrarın korunması, her ne pahasına olursa olsun büyümeyi hedeflemekten çok daha önemli görünmektedir.

Üçüncü olarak, ampirik çalışmalarda uzun büyüme dönemleri olasılığını veya büyümede yavaşlama olasılığını açıklayan faktörleri incelediğimizde, birkaç faktörün sürekli olarak önümüze çıktığını görüyoruz. Bunları üç geniş kategori altında gruplamamız mümkün: (i) ticarete veya doğrudan yabancı yatırıma açıklık, makroekonomik istikrar veya iş ortamının kalitesi gibi politika ile ilgili faktörler; (ii) demografi, tarımdaki işgücünün payı veya gelir eşitsizliğinin boyutu gibi yapısal faktörler; (iii) hukukun üstünlüğü gibi kurumsal faktörler. Türkiye’nin politika bakımından geçmiş performansı diğer orta gelirli ülkelere göre daha karışık bir görünüm sergiliyor ve makroekonomik politika çerçevesinin açık bir risk kaynağı olduğu görülüyor. Ülkenin genç nüfusu ve üretken işgücünün tarımdan başka sektörlere kaydırılması potansiyelinin henüz tükenmemiş olması sebebiyle, yapısal faktörlerin güçlü bir şekilde Türkiye’nin lehine olduğu görülüyor. Ancak, bu iki faktör grubunun hiçbiri büyümede yavaşlama için yakın bir riske işaret etmiyor

Türkiye’nin önündeki asıl zorluğun yüksek gelirli bir ülke olmanın gerektirdiği kurumsal ön koşulların oluşturulmasında yattığı görülüyor. Bunun sebebi Türkiye’nin kurumsal kalite bakımından diğer orta gelirli ülkelere göre daha kötü bir performans göstermesi değil (Şekil 2); daha ziyade Türkiye ile yüksek gelirli ülkeler arasında bulunan dikkat çekici mesafedir. Diğer ülkelerin geçmişi ile ilgili sahip olduğumuz tüm bilgilere dayalı olarak, yüksek gelire geçiş için “kimi tanıdığını” ön plana çıkartan kurallardan, “nasıl yaptığını” ön plana çıkartan kurallara doğru bir geçişin sağlanması gerektiğini söyleyebiliriz. Türkiye bu geçiş sürecine yaklaşık 10 yıl önce uygulamaya koyduğu önemli kurumsal reformlar ile başladı. Ancak son 5 yıllık dönemde bu sürecin yavaşladığı ve reformların tartışmalı ve eksik kaldığı görülüyor.

Image

Eğer bugün Türkiye’de (ve diğer orta gelirli ülkelerde) orta gelir tuzağı sıcak bir tartışma konusu olmaya devam ediyorsa, bunun sebebi politika ile ilgili faktörlerden veya yapısal faktörlerden çok kurumsal kalite ile ilgili hususlardır ve bu durumu değiştirmenin zamanı gelmiştir. 



Api
Api